Maşide Aydoğan Dinçer
1982 yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. İlköğretim, ortaöğretim ve lise eğitimini Kahramanmaraş’ta tamamladı. Uzun yıllardır ilgi duyduğu yazarlık alanında eğitim alarak edebiyat çalışmalarını sürdürdü.
Deneme ve öyküleri ulusal ve yerel dergi ve gazetelerin yanı sarı Yazıları; Vesselam Dergisi, Düşeyaz Dergisi, Kalemden Kelama, Salkım Söğüt, Edebiyatın Başkenti, Birnokta Dergisi, Kırkambar Dergisi, Usare Dergisi, Yitik Söz, Garbiyeli, Yarpuz Edebiyat, Manşet Gazetesi ve Andırın Postası’nda yayınlandı
2025 Yılında Bizim Evin Halleri deneme kitabı yayınlandı.
Babamın Ayak Sesleri
Maşide Aydoğan Dinçer
Ali Emmi, balkondan aşağı baktığında bahçe kapısının önünde bekleyen genç kadını önce tanıyamadı. Yaz güneşi gözlerini alıyordu. Elini alnına siper etti. Sonra yıllardır görmediği bir dostun yüzü düştü aklına.
“Mustafa’nın kızı…”
Bu iki kelimeyle birlikte yaşlı dizlerindeki ağrı sanki birkaç basamak geride kaldı. Merdivenleri ağır ağır değil, özlemin aceleciliğiyle indi. Kapıyı açtığında Gülce başını eğip elini öptü. Ali Emmi onun saçlarına dokundu. Parmaklarının ucunda eski günlerden kalmış bir sıcaklık vardı.
“Gel yavrum,” dedi. “Ev de seni beklemiş gibi.”
Balkon eskisi gibiydi. Tahta sedir yılların yükünü sessizce taşımaya devam ediyordu. Asmalar yazın bereketini dallarında sallıyor, olgun üzümler rüzgâr estikçe birbirine değip ince bir ses çıkarıyordu. Bahçenin bir köşesinde kızarmış domateslerin kokusu toprağa karışıyordu. Bazı kokular insana çocukluğunu değil, hiç yaşayamadığı günleri hatırlatırdı.
Ali Emmi biraz sonra elinde bakır bir tepsiyle çıktı. İnce belli bardaklarda demli çay, sacdan yeni indirilmiş yufka, tuzlu köy peyniri, dalından koparılmış domates ve yeşil biber…
Gülce yufkadan küçük bir parça koparıp peynire sardı. Ağzına götürdüğü ilk lokmada gözleri doldu. Sanki çocukluğundan eksik bırakılmış bir sofraya yıllar sonra oturmuştu.
Bazı tatlar insanın karnını değil, yarım kalmış çocukluğunu doyuruyordu.
Derin bir nefes aldı.
İçine çektiği yalnızca bahçenin kokusu değildi. Babasının yıllarca içinde taşıdığı memleket hasretiydi sanki.
“Anlat bana Ali Emmi,” dedi usulca. “Babamı anlat.”
Yaşlı adam gözlerini uzaklara çevirdi. İnsan bazen konuşmaya başlamadan önce yıllarca susmuş gibi olurdu.
“Baban…” dedi. “Benim dostum değil, kardeşimdi.”
Bir sessizlik geçti aralarından.
“Hayat ona erken yük oldu. Genç yaşında eşini toprağa verdi. Çocuklarını tek başına büyüttü. Sonra annenle evlendi. Bu köy herkese yuva olmadı yavrum. Kiminin ekmeğiydi, kiminin gurbeti.”
Gülce başını eğdi.
Ali Emmi anlatırken onun gözleri bahçedeki dut ağacına takıldı. Babası da konuşurken böyle uzaklara dalar mıydı? Cümlelerinin arasına sessizlikler koyar mıydı? Hiç bilmiyordu. Bir insanın sesini unutmak kadar ağır bir şey varsa, hiç duyamadığı hâlini merak etmekti.
“Baban gitmek istemezdi aslında,” dedi Ali Emmi. “Ama bazen insan sevdiği insanın peşinden memleketini de bırakıyor.”
Bu cümle Gülce’nin içine ağır ağır oturdu.
Çocukluğu boyunca annesinin şehirde açtığı perdelerin arkasında büyümüştü. Köyden söz edilmezdi evlerinde. Eski fotoğraflar çekmecelerin dibinde dururdu. Babası bazen akşamları pencerenin önünde uzun uzun susardı. O suskunluğun bir köy kadar büyük olduğunu şimdi anlıyordu.
Annesine yıllarca kırgın kalmıştı.
Belki annesi de yabancı olduğu bir hayata gelmişti. Belki onun da taşıdığı görünmeyen yaraları vardı. Ama çocukluk, büyüklerin acılarını anlamayı hep geç öğreniyordu.
Ali Emmi yeniden konuştu.
“Şehirde ekmeğini taştan çıkardı baban. Kimseye eğilmedi. Ama ne zaman köyün adı geçse gözlerinin içi başka gülerdi.”
Gülce’nin boğazı düğümlendi.
Babası hayattayken neden hiç sormamıştı bunları?
İnsan, sevdiklerinin çocukluğunu hep geç öğreniyordu.
Ayağa kalktı. Bahçeye indi. Parmaklarını toprağın üzerine bıraktı. Toprak sıcaktı. Belki yıllar önce babasının ayakları da aynı sıcaklığa basmıştı.
Çocukluğundan beri eksik olan şeyin bir ev değil, bir iz olduğunu hissetti.
“Ali Emmi…”
“Efendim yavrum?”
“Ben buraya yabancı değilim.”
Yaşlı adam gülümsedi.
“Biliyorum.”
“Babamın kokusu var burada.”
Ali Emmi cevap vermedi.
Çünkü bazı cümlelere söz yetişmezdi.
Güneş yavaş yavaş bahçenin öbür tarafına çekilirken gölgeler uzadı. Üzümler sessizce sallandı. Bir serçe gelip sedirin kenarına kondu. Hayat, yıllardır bıraktığı yerden devam ediyordu.
Giderken Ali Emmi avucunun içine küçük bir üzüm salkımı bıraktı.
“Seneye yine gel.”
Gülce üzümü avucunda sıktı.
Ali Emmi ardından uzun uzun baktı. Sanki giden Gülce değil de, yıllar önce uğurladığı dostuydu.
İçini çekti.
“İnsan yaş aldıkça özü de kalmıyor yavrum,” dedi usulca. “Geriye bir avuç hatıra, birkaç isim, biraz da özlem kalıyor.”
Gülce dönüp ona baktı.
“Gelirim Ali Emmi,” dedi. “Babamın gelemediği zamanların yerine de gelirim…”
Mənbə: Odlar.media
